TEPEYATAK

Tarih

Facebook'ta Paylaş






URUM TÜRKLERİ
 
URUM TÜRKLERİ
 
Ukrayna`nın Azak Denizi kıyılarında yaşayan Hristiyan (ortodoks) Urum Türkleri,kimi zaman Ukraynalı, kimi zaman da Rus, kimi zaman da Rum sayılarak milli kimliklerini kaybetme noktasına gelen Türkçenin hangi lehçesini konuşuyorlar?1780`li yıllarda II. Katerina döneminde Kırımıdan Ukrayna`nın orta ve kuzey bölgelerine göç ettirilen ve daha sonra kendi istekleriyle Azak Denizi kıyılarına yerleşen Hristiyan toplulukların varlığından söz edilir. Türk dünyasının küçük bir kolunu teşkil eden bu topluluk hakkında literatür eksikliği bulunuyor. Rusya kaynaklarında resmi adı Grek, Greko-Tatarı olarak geçen bu topluluklar, Urumlar ve Rumeyler olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Rumeyler, Helen veya Roma kalıntısı; Urumlar ise Türk asıllıdır.(Aleksandr N. Garkavetso)
Çar hükümetinin, Kırım hanlığının ekonomik gücünü zayıflatarak bu bölgeyi Rusya imparatorluğuna tabi kılmak,Kırım`ı zayıf duruma düşürmek gibi siyasi bir amaç uğruna, Greko-Tatar adı verilen bu çalışkan ve kalabalık halkı Kırım`dan göç ettirdiği ifade edilir. Greko-Tatar nüfusunun dini lideri de çeşitli,vaatlerle bu siyasete alet edilir ve gerek halka ve gerekse göçmenlere vaat edilenler yerine getirilmez. Göç eden halkın çoğu açlık ve hastalığa yenik düşerler. (Garkavets 1981)
Türk dilli Ortodoks Urumların, Rumeyler,Gürcüler, Türkçe konuşan Gagavuzlar,Ermenilerle birlikte Azak Denizi kıyılarına geldikleri ileri sürülmektedir.
1821-1825 yıllarında Trabzon, Giresun, Erzurum ve Kars illerinden Gürcistan`ın Tselka bölgesine giden ve oradan da 1981-1986 yıllarında Kırım, Donetsk ve Dniyepropetrovsk`a yerleşen 2-3 bin civarında Urumdan da söz edilmektedir.
Türkçe konuşan Trabzon Grekleri olarak bilinen bu grup, kendilerinin Karadeniz`in kuzeyinden Balkanlar`a yayılan Kıpçak, Peçenek ve Hazar Türklerinin Hristiyanlaşan kalıntıları olduklarını iddia etmektedirler.Bugün Türk asıllı Urum halkının büyük çoğunluğu, Ukrayna`nın Donetsk eyaletine bağlı 29 köyde yaşamaktadır.Kırım`dan çıkarılan Urum Türkleri, Kırım`ı asla unutmamışlar; hatta, bazıları ölümü göze alarak memleketini terk etmemiştir.Kırım`dan göçenler ise yeni yerleşim yerlerine eski köylerinin adını vermişlerdir.(Doç. Dr. Hülya Kasapoğlu Çengel)Tam boyutlu görseli göster
Urumların Gözleve şehirleri ile Donetsk eyaleti merkezi ve Mariupol, Zaparoje, Dniyepropetrovsk şehirleri ile bu şehirlere bağlı 27 kasaba ( Starolaspa, Granitnaya, Staroignatovka, Mirna, Staromolinovka, Komar, Ulaklı, Bagatiri gibi) ve köydür. Ukrayna`daki bu yerleşim yerleri dışında Gürcistan`ın Abhazya Otonom Cumhuriyeti, Azak Denizi`nin Rusya Federasyonu tarafındaki bölge, Ermenistan, Kuban ve Kırım`ın muhtelif şehirlerinde dağınık olarak yaşayan bu Hristiyan topluluğun en önemli özelliği ise Türk dilini ve adetlerini halen aralarında büyük bir bağlılık ve muhafazakarlıkla yaşatmalarıdır.
Geçmişten bugüne Greko Tatarların ilk yerleşim yeri Kırım`dır. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasına kadar Kırım Hanlığı ve dolayısıyla Osmanlı Devleti idaresi altında yaşayan bu topluluk, 1778 yılında Rus İmparatoriçesi II. Katerina döneminde diğer Hristiyan topluluklardan Ermeni ve Yunanlılarla birlikte Kırım`dan çıkarıldı ve bugünkü Donetsk eyaletine zorunlu iskan edildi. Urumların Kırım`dan bu şekilde fevri ve cebri olarak çıkarılmaları, günümüzdeki Urum Türkleri tarafından "Sürgün" olarak ifade ediliyor. 1778 yılında yaşanan bu sürgünün en büyük sebebi, Rus çarlık rejiminin Kırım Hanlığını ekonomik açıdan çökertme düşüncesidir.
Dr. Erdoğan Altınkaynak`a  göre Urumların arasına, 1821-1825 yılları arasında, Anadolu`nun Trabzon, Giresun, Erzurum ve Kars vilayetlerinden Gürcistan`ın Tsalka bölgesine geçen ve oradan da 1981-1986 yıllarında Kırım, Donetsk ve Dniyepropetrovsk`a yerleşen yaklaşık 2.000-3.000 kadar Urum da gelip katıldı.Naciye Saraç)
Urum halkına mensup bir akademisyen olan Valeri Kior (Kör), Urumlar`n tarihi üzerine yapmış olduğu bir araştırmasında, Urumlar`n yüzyıllar boyunca Türklerin hakim oldukları Deşt-i Kıpçak ismiyle bu coğrafyada yaşadığını ve halen de yaşamakta olduğunu belirterek, Urumlar`n Kıpçak-Oğuz Türklerinin karışmasından kök aldığını ileri sürüyor. Kıpçaklar`n tarihte Hristiyanlığın tesiri altında kalması ile ilgili tarihi bilgiler de bu tezi destekliyor. Kior, Urumların dil olarak hem güney ve hem de kuzey Türkçesinin özelliklerini taşıdığını söylüyor. Kior`a göre Urumlar adet, gelenek ve görenek olarak Yunanlılar`dan farklı bir yapıya sahiptir.(
Gürcülerin milli kahramanlarından Prenses Tamara`nın ordusu içinde ekseri çoğunluk Kıpçak soylu askerlerdi. Bunlar Hristiyan edilmiş ve orduya alınmışlardı. Bugünkü Gürcülerin üç kolundan biri bu Kıpçaklardan gelmektedir ve bunları asıl Gürcüler de bilmektedir. Çünkü onların soyadları diğer Gürcülerden farklıdır.
Tamara çok zeki birisidir. Bizans`tan kaçan ve kendisine sığınan Komnenonlara mensup iki prensin yanına kendi ordusundaki Kıpçak askerlerden vererek Trabzon`a göndermiştir. Dolayısıyla hem Trabzon`un Anadolu birliği içindeki yerini değiştirmeye çalışmış ve hem de kendi ordusundaki Kıpçak unsurları azaltmıştır. Trabzon Rum Pontus imparatorluğu olarak bize kabul ettirilmeye çalışılan ve aslında bir şehir prensliği olan II. Pontus Beyliğinin ordusu da Kıpçaklardan kurulu idi. Bu bağlamda bu şehir devletinin başbakanı da Kıpçaklardandı.
Gürcistan`a Türkiye`den değişik dönemlerde göçler yapılmıştır. Gürcistan`ın Tselka (Zelka-Zalha) bölgesinde Urum Türkleri yaşamaktadır ki bunlar 1821-1825 yıllarında Anadolu`nun Erzurum-Kars-Giresun ve Trabzon illerinden Rusya`nın yayılma politikaları gereği Rus çarlığı tarafından hicret ettirilen Hristiyan Türklerdir. İkinci kuşak Acaristan`a göçler yapılırken, üçüncü kuşak göçler de mübadele sırasında Rus gemileri tarafından Doğu Karadeniz bölgemizden alınan Hristiyanlar Abhazya`ya çıkarılmış ve oradan da 1944 sonrasında, Tıpkı Ahıskalılar ve Kırım Tatarları gibi Stalin tarafından sürgün edilmiş, Kazakistan`ınn Kentav şehrine yerleştirilmişlerdir. Araştırmacı Ünal Kalaycı Tselka (Zelka) Urumları ve Gürcistan notları hakkında iki adet çok güzel yazısı vardır ki konunun aydınlanmasında faydalı olacaktır.
Bugünkü Ermenistan`ın nüfusunu ve oluşumunu sağlayanlar büyük oranda, Çariçe II. Yekaterina tarafından Kırım Hanlığından hicret ettirilen Gregoryanlardı ki bu cemaat önce, Deşt-i Kıpçak adıyla anılan şimdiki Ukrayna`nın steplerinde dolaşmış, bir kısmı Padolskiy bölgesindeki Gregoryan Kıpçakların arasına katılmış, bir kısmı da Rastovna Donu şehrine gelmiş ve orada Nahıcevan adıyla bir yerleşim merkezi kurmuştu. Bunların da kahhar çoğunluğu Gregoryan mezhebini seçmiş Kıpçaklardan oluşmakta idi. Aktamar adası ve kilisesi de Türkiye`nindir. Türkiye Ermeni cemaati`nin bu eserlere sahip çıkması dini nedenlerden ötürüdür ve Ermenilik bir milletin değil, bir cemaatin, dini cemaatin adıdır. Bu cemaatin millet olarak ortaya çıkışı XVIII. yüzyıldan itibaren başlar. O da, emperyalist güçlerin gayreti ile ki temelinde Osmanlı`yı paylaşma yatmaktadır. Kısacası, gerek Gürcülerin ve gerekse Ermenilerin etnik oluşumunda Türklerin derin bir etkisi vardır.
Gürcü ve Ermeniler arasındaki ilişkiler de oldukça gergindir. Bunun başta gelen sebebi, Türkiye`nin Gürcistan toprak bütünlüğüne duyduğu saygıya inat Ermenilerin Gürcistan`dan toprak talep etmesi veya Gürcistan`ın Zelka bölgesindeki Urumların Yunanistan ve Güney Kıbrıs`a göçmesinden kaynaklanan boşluğu, Ermeni sınırına da yakın olması nedeniyle Ermenilerin doldurmasından ve bu Ermenilerin de tam manasıyla Gürcistan`a karşı, tabiri caiz ise başkaldırmalarıdır. Gürcülerin tezine göre Ermeniler bu topraklara Türkiye`nin Çukurova civarından gelip yerleşmişler, dolayısıyla, Ermeniler Gürcü topraklarını işgal etmişlerdir. 
Ermeniler bir taraftan Gürcistan, diğer taraftan Azerbaycan, iran ve Türkiye ile çevrilidir ve hiç bir ülke ile de barışık değildir. Rusya kol kanat germese ve Ermeni diasporasının yardımı olmasa açlık kapıdadır. Fransa`nın son zamanlarda Ermeniler yanında yer almasını, Ermenilerin tümüyle Rusya`nın kucağına itilmemesi, Fransızların tarihi politikaları gereği olduğu düşüncesini göz ardı etmemek gerek. Gürcistan`ın ise Osetya, Abhazya, Acaristan, Zelka bölgelerindeki problemleri daha uzun yıllar başını ağrıtacak gibi ve Gürcistan`ın problemlerine komşularından sadece Türkiye ve Azerbaycan yardımc olmaktadır.
(Yrd. Doç. Dr. Erdoğan Altınkaynak)


Hristiyan Atabekler Hükümeti - I* (1268-1578)
Prof.Dr.M. Fahrettin KIRZIOĞLU
“Ortaçağ’da gelip Orta Kür’ün güneyinde yerleşen ve Hristiyanlığı kabul eden Kıpçaklar, daha 1208’de bir kuvveti oturak (yerleşik) kavim sıfatıyla, köy ve kasabalarda yaşıyorlardı. Anı’nın doğusunda Elegez Dağı eteğinde bunların, (Ermenice kaynaklarda, Kıpçak manastırı anlamına anılan) Kıpçak-avank isminde manastırları vardı. İlhanlı Hükümdarı Abaka Han zamanında (1265- 1282), Ahıska bölgesinde sahneye çıkan Hristiyan Türk Çıldır Atabekleri ile bu Kıpçakların İslâmlâşması başladı.”
Ord. Prof. Dr. A. Zeki Velidî Togan [1]
      “(Kafkaslar’ın orta geçidi Daryal’ı aşarak) Gürcistan’a giden Kuman/Kıpçaklardan büyük bir kısmı dönmemiş, orada kalmış ve türlü ovalara (1124’te de Erzurum- Saltuklu Emirliği’nden aldıkları Çoruk boyundaki balkanlık/ormanlık derelere) yerleştirilmişlerdir. Doğu Anadolu’da Çıldır Gölü çevresindeki Kıpçaklar, işte bunların halefleridir.”
Prof. Dr. Akdes Nimet Kurat [2]

      Anadolu’nun kuzeydoğu kesiminde, 310 yılı aşan bir dönemi yaşayan bu Ortodoks-Hristiyan Kıpçaklı Atabekler Hükûmeti (1268-1578) konusu “Osmanlı Öncesi Anadolu Beylikleri” bahsi içinde hemen okul kitaplarımıza girecek değerde ve hayâtî ehemmiyet taşımaktadır. Biri lisans ve biri de doktora hocam olan, dünyaca tanınmış iki büyük Türk tarihçisinin eserlerinden alınan yukarıdaki haberlerin konusunu tanıtmağa çalışacağım.

      Önce, rahmetli hocamız Togan’ın kullandığı “Çaldır/Çıldır Atabekleri” deyiminin çok yerinde ve ilmî olduğunu belirtelim. Gürcü kaynaklarında, bu Kıpçaklı Atabeklerin Yukarı Kür ve Çoruk ırmakları boylarındaki ülkesine hep Sa-Atabago yani Atabag Yurdu denilmektedir. Osmanlı kaynaklarımızda ise, bunların ülkesi, Ağustos 1578’de, 1514’teki Çaldıran’dakinden sonra ikinci meydan savaşı yaparak Safavîler’i yendiğimiz Çıldır Cengi’nin hatırası olarak ve son Ortodoks-Hristiyan Atabekler yurdu Ahıska’nın da fethiyle kurulan yeni eyâlete, Çıldır Vilâyeti/Eyâleti denildi. 1829 yılında Edirne Muahedesi’yle ilk defa elimizden çıkıp savaş tazminatı yerine Ruslara verilen kuzeydeki 7 sancağın kopmasına kadar, şu bölgeler, hep eski Sa-Atabago/Atabek Yurdu iken, 250 yıl boyunca, Ahıska’nın Beylerbeyi merkezi olduğu Çıldır Eyâleti’ne bağlı kaldı:

          a) Ahıska, Altunkal’a/Koblıyan, Azgur, Hırtız, Tümük, Ahıkelek, Cecerek sancakları, 1829’da elimizden çıktı. Buralar, 1921-Moskova Muahedesi’yle de Sovyet Sosyalist Gürcistan Cumhuriyeti’ne bırakıldı.

          b) Ardahan, Çıldır, Poshof, Hanak ve Göle ilçeleri Ardahan; Şavşat, Borçka, Artvin, Ardanuç, Yusufeli/Pertekrek ilçeleri Artvin; Şenkaya, Olur/Tavusker, Oltu, Narman ve Tortum ilçeleri Erzurum’a bağlı olarak bugün Türkiye sınırları içinde yer almaktadır.

          c) Acara, Batum, Çürüksu/Kobulet kesimleri, 93/1878 felâketimize kadar Trabzon Vilâyetimize bağlı Batum Sancağı’na bağlı iken, savaş tazminatı yerine Çarlık Rusya’sına bırakılmıştı. Millî Mîsâk’ın 2. maddesine göre anavatan Türkiye’den sayılmışken, 1921- Moskova ve Kars Muahedelerine göre, anadili Türkçe, öğretim ve basın yayını Türkçe, İslâm-Türk irfanına bağlılığını devam ettirmek üzere merkezi Batum da serbest liman olmak şartıyla, S.S. Gürcistan Cumhuriyeti’ne bağlı Muhtar Acara bölgesi diye elimizden çıkardık.

      Ancak, Haziran 1926-Ankara Anlaşması ile, Millî Mîsâk’ımızın 1. Maddesinde yer alan Musul Vilâyeti Türklerinin Irak’a bırakılıp, yeni hududun kesilmesini müteakip, Sovyet Rusya’nın, Acara Muhtar bölgesinden bütünüyle Türkçeyi kaldırıp, yerine zorla Gürcüceyi koyduğunu görüyoruz. Buna itirazımıza karşı, 1926 güzünde yapılan Kızılordunun Kafkasya Manevralarını yerinde görüp tenkit eden Sovyet Genelkurmay Başkanın: “Kafkasya’dan akan ırmakların (yani Çoruk, Kür ve Aras’ın) kaynakları elde bulunmadıkça, buranın hakkıyla müdafaası güçtür!” şeklindeki sözlerine, yalnız Türk Ocakları Reisi Hamdullah Subhi Bey cevap vermişti!

      1938’de de, Batum’un milletlerarası serbest liman olma durumuna son verildi…

      Yukarıda işaret edilen Çıldır Eyâletimizin 1829’da Rus Çarlığına bırakılan Ahıska-Ahılkelek ve çevresindeki kuzey sancakları kesimi, 1917 Bolşevik ihtilâline dayanarak, Muhtar Türklük bölgesi olduğunu ilân etmişti. 1918-Batum Muahedesi’ne göre de Müstakil Gürcistan Cumhuriyeti, Türk halkının çokluğunu görerek buraları Türkiye’ye bırakmıştı. Ancak uğursuz Mondros Mütarekesi’ne göre ordularımız, Üç-Sancakla birlikte buradan da çekileceğinden yeniden Gürcülerin işgaline engel olmak üzere 5 Kasım 1918’de Kars’ta kurulan Millî İslâm Şûrâsı geçici hükûmetine katılmaya karar vermiş ve Mart 1919’da saldıran Gürcü ordusuna karşı savaşmışlardı. Sonunda İngilizler, Kars’ı Ermenilere ve Ahılkelek ile Ahıska’yı da Gürcülere bağışladılar.

      Almanya’nın yenilmesiyle galipler arasına katılan Sovyet Rusya, Kırım Türklerini yurtlarından sürerek, ülkelerini Ukrayna’ya vermiş, Dağıstan’da da Karaçay-Balkarlar, Çeçenler, İnguşlar hatta Kalmuklar, Alman istilâcılarla işbirlikçilik etme suçundan, ata yurtlarından sürgün edilmişti. Ancak bu suçlamaların büsbütün dışında kalan ve Alman savaşında birçok evlâdını kurban verip, yararlıklar da gösterip, altın yıldız bile alan Ahıska-Ahılkelek Türkleri, nüfusu 100 bini geçmişken, 15 Kasım 1944’te gece baskınıyla sürgün edilip, yurtları Gürcü ve Ermenilere peşkeş çekilerek, Özbek ve Kazak ülkelerine sürüldüler. Yolda ve vardıkları yerlerde açlık ve soğuktan 1/5 nispetinde kayıp verdiler. Böylece Batum Acara’dan sonra, Mesket dedikleri Ahıska-Ahılkelek bölgesinden Müslüman Türkleri kovarak, Gürcistan’ı ebedî dikensiz duruma getiren Stalin, bir yandan dünya Ermenilerini Türkiye’den toprak istemeye kışkırtırken beriden 19 Aralık1945 günü Tiflis’te bir dergide yayınlanan “Akademi üyesi Tarihçi” diye “İki Gürcü Profesörünün Türkiye’den Haklı Talepleri” adlı, Kars, Ardahan, Artvin, Oltu, İspir, Bayburt, Gümüşhane ve Rize, Trabzon, Giresun ve Ordu gibi dört Karadeniz ilinin Sovyet Gürcistan’ına katılması gerektiğini iddia eden makalesini, Moskova devlet gazeteleri ile Tass Ajansı o gün dünyaya ilân ediyor. Moskova radyosu da, yabancı dillere çevrilen bu makalenin bütününü yayınlıyordu.

      Ancak, Stalin öldükten sonra da, günümüze kadar bile Gürcistan’ın Türkiye’den toprak koparma iddialarından vazgeçmediğini görüyoruz.

      Yirmi yılda bir yeni tertibi Moskova İlimler Akademisince yayımlanan Rusça Büyük Sovyet Ansiklopedisi gibi Tiflis’te çıkan Gürcistan Ansiklopedisi ve mektep kitaplarında, turist kılavuzu eserlerinde aynı iddialar yer almakta devam ediyor. Bu işin açık yönü. Bir de Türkiye içinde sinsice yürütülen ve 1968’de İzmir Fuarında bile yer alan “Türkiye’deki Müslüman Gürcüleri kurtarma ve Gürcistan’a götürme” diye özetlenecek bir propaganda var.[3]

      1968’de İstanbul’da bolca basılan Türkçe Gürcüstan kitabı, önce Stockholm ve sonra İstanbul’da çıkarılan Türkçe-Gürcüce Çveneburi dergisi, kasetler, notlar, albümler, posta kartları, adreslere gönderilmekte ve Hicâz’a hacı olmaya giden yurttaşlarımıza varınca parasız dağıtılmaktadır. Bunun ilk korkunç meyvesi 12 Eylül 1980 öncesi “Fatsa Olayı” ve “Komünü” denemesi oldu.

      Yine ana konuya girmeden, Aras ırmağı kuzeyi ve güneyindeki iki Azerbaycan ile Doğu Anadolu’nun 2700 yıldan beri Türk ülkesi olduğunu, türlü delillerle ortaya koyup, bu uğurda makaleler, kitaplar ve bildirileri yayınlanan bir kimse olarak, çok kısa bir özet sunmama müsaadelerinizi dileyeceğim:

      Azerbaycanlar ile Doğu Anadolu, Urartulu ve soydaşı kavimlerin ülkesi iken, MÖ. 720’lerde Kafkaslar kuzeyinden gelerek Urartuluları yenen Kimmerler ile, buralara ilk Türkler gelmiş ve coğrafyada hatıralar bırakmışlardır.[4]

      Kafkas kuzeyindeki itaat etmeyen son Kimmerleri yurtlarından kovarak, MÖ. 680 yılında Kafkas geçitlerini aşarak hemen Asur hududuna dayanarak Ön Asya’da hâkimiyet kuran Sakalar (Yunan kaynaklarında Skhit/Çikit=Çikler, Asur ve Bâbil çiviyazılı belgelerinde Aşkuzay, İşkuza, Tevrat’ta Aşkenaz), 70 yıl sonra Suriye ve Fırat batısından çekilerek eski Urartulu ülkesinde küçülmüş olarak yurt tuttular. Eskiden Yunanca yazılan sonradan (V. yüzyılda yerli Kartuli/Gürcü diline çevrilen) Kartlis Çkhovreba (Gürcistan’ın Hayatı) adlı en eski destanî tarihe göre, Kimmerlerin gelişi, Hazarların seferi (çünkü, Kımır/Kumar da denen Kimmerler, Bizans belgelerinde, Khazarların ataları olarak gösterilir), Sakaların hâkim oluşu da, Türklerin İranlılardan bu ülkeyi kurtarıp, yerleşerek orduyu oluşturma ve hudutları korumaları diye anlatılıyor. Onlardan sonra (MÖ. 587’de) II. Babil Kıralının Kudüs’ü alıp yıkarken sürgün ettiği Yahudilerden bir kolun yolda kaçarak sığıntı olarak gelip Tiflis kuzeyine iskân edildiği; Makedonyalı İskender, ordusuyla geldiği sırada: Çoruk ile Kür ırmakları ve kolları üzerindeki kaleleri, Bun-Türk (otokton/yerleşik Türk) ve Kıpçak denilen yaman savaşçıların erlikle korudukları, yine bu eski Gürcistan tarihinde anlatılıyor. Yine bu kaynak, Türklerin Sarkınet (Sarı-kın-et=Sarıklar yurdu) adlı müstahkem kaleli şehirlerinin, İskender’e on iki ay karşı koyup savaştığını anlatıyor.

      Bu destanî Gürcü kaynağı haberinin doğruluğunu benimseyen Hocamız A. Zeki Velidî Togan, Romalı Plinius’un (MS. 23-79 arasında yaşamış) verdiği şu sağlam bilgileri delil olarak göstermektedir:

          a) (Dağıstan güneyinde, şimdiki Demirkapı- Derbent kapısı için) “Buna, Kumanya kapısı diyorlar.”

          b) Kafkas dağlarına yakın bir yerde, birlikte yaşayan Kamaklar ve Oranlardan bahseder. Bu üç urug adı, bilindiği gibi Kıpçakların ikinci (Kuman) ve büyük kollarının adlarıdır. Biz de bunlara şu delilleri ekleyelim:

      Aynı Plinius (Tabiî Tarih) Hopa’nın batı yanından akan Absar (Oğuz boyu Avşar) Çayı’ndan bahseder. MS. 131’de Appanos’a Apsar deniyor ve Rize’nin dört mil doğusundaki büyük çayın Askur adı ile, Ahıska yakınındaki ünlü kale Askur’et (Askur yurdu) ve bugünkü Azgur ile Bitlis’teki Azgur, Kaşgarlı Mahmut’ta Yazgır denilen Oğuz boyunun değişik söylenen (y protezi almış biçimi) Ptolemus (MS. 150’de yazılan) Coğrafya’da Kalarzen denilen yer, 330 Agathangelos’ta Kalarç ve Gürcü kaynaklarında K(a)larç-et (Kalarç yurdu) olarak geçen ve Ardanuç, Artvin, Şavşat ve Borçka kesimini içine alan bölgenin adıdır. Buradan Karadeniz’e esen sert ve kuru yele öteden beri denilen kalaç/kalaş da buraya nispetle adlanmış olup, hepsi Kaşgarlı Mahmut’un 24 Oğuz Boyunun ikiz boyu olarak andığı Kalaç(Khalaç) uruğunun (arslan/aslan, kurşak/ kuşak, varşak/vaşak adlarındaki gibi) eski biçimiyle anılışını gösterir.

      Amasyalı Strabon’da, Yukarı Kür ve Çoruk boyları, Sakaların hâkim bir uruğunun adı ile Gogar’en (Gogar yurdu) diye anılır. Gürcü kaynağında ise buralar Gugaret ve Ermenice kroniklerde Gugar’k (Gugarlar) diye kavmî adla anılan bir eyâlet gösterilir. Sonraki Çıldır Atabekleri ülkesi ile buranın doğusundaki Borçalı ve Khıram çayları bölgesini de içine alan bu Gogaren/Gugaret Eyâleti, küçük Arşaklılar çağında (52-428) Kuzey Uçbeyliği/Bideaşkhlığı sayılıyor ve dokuz sancağı içine alıyordu. Bunlardan, Tirel (Tiryalet), Şor, Çor, Taşır, Kangar (sonraki Kenger), Çavak (Çin-Çavatların adı bundan geliyor) ve Kalarç gibi yedisinin adı birer Türk urug ve boyundan kalmadır. Bu eyâletin ocaklı il beyleri ise, Çenasdan (Türkistan)’dan gelme Orbelyanlar hanedanı idi. Gugaret/Gugark Bideaşkhı olan ve MS. 200 yılında Yunanca yazılı bir tasviri ele geçen Asparuk, 479 yılında Tuna-Bulgar Türk devletini kuracak olan hükümdarın adaşı idi.[5] Sakalar ile gelen Çor/Çol (sonraki İslâm Arap kaynaklarında ç yerine s yazılmasıyla sol) uruğunun bir kolu Dağıstan Derbendi’ne Çor Kapısı ve kalabalık bir kolu da Gugaret’in batısından geçen ırmağa Çoruk (Çorlar) adını verdirmişti. Selçuklu fetihlerinden önce 1046’da Gence’de yazılan Farsça Kaabusnâme’de, Kür solunda ve Alazan batısındaki koca bölge halkı, Kıpçakların Sıkhnakh boyunun adıyla Sıkhnakhlı diye anılıyordu.

      MS. Kafkaslar kuzeyinden gelip yerleşen Borçalı ve Kazak adlı ikiz boya mensup Karakalpaklar ile Khazar Kağanlığı ve Sabirlerin yerleşmelerini; Kars güneyindeki Aras boyuna Kalıs-Van (sonra Kağızman) adını verdirten ve adaşı Galiçya’da yaşayan Türk uruğu ile, Çoruk solundaki yaylaklarda hâlâ hâtırası Balkar/Barkal diye yaşayan Dağıstan’dan gelme Bulgar kolundan Balkarlar ile Karsakların (Çıldır gölü kuzeyinde göl ve kasaba ile bizzat Kars’ın adı), MÖ. II. yüzyılda gelen bu boylardan kalmıştır. Daha öteki Türklerin Kür ve Çoruk boylarındaki canlı hâtıralarına bu kadarcıkla dokunarak yetinelim. Bir de, VI. yüzyılda bir On- Ogur kolunun, Faş/Riyon boylarına yerleşerek Kutayıs bölgesine Onogur adını verdirmiş olduklarını unutmayalım.

      Selçuklular ilk defa Sultan Alparslan’ın 1064’teki ilk batı seferi sırasında, Anadolu’yu fethe başladılar. O yıl Bizanslılardan şimdiki Iğdır, Tuzluca, Digor, Arpaçay, Kağızman, Sarıkamış ve Kars bölgelerini, Bizans’ın müttefiki olan Ortodoks Akpaz-Gürcü Kırallığından (merkezleri Kutayıs idi) Çıldır Gölü çevresi ve Akhalkalak/Ahılkelek kesimi, merkezi Borçalı Çayı solunda Loru olan Gregoryen Bagratlılardan da eski Gugaret’in doğu kesimi sayılan Loru ve Şamşolde bölgeleri fethedilerek, bugünkü Türkiye’nin temelleri bu topraklarda kurulmuştu. Bu arada Borçalı Çayı boyundaki Karapapaklar da ana dilleri Türkçeyi devam ettirdiklerinden, Temmuz 1064 başlarında gönülden Müslüman olmuşlardı. Sultan Alparslan’nın 1067-1068’deki ikinci batı seferinde ise 420 yıldan çok zamandan beri Müslüman elinde olup, 912’den sonra da Arap Caferoğulları Emirliği merkezi bulunan Tiflis alındı. Apkaz-Gürcü Kırallığı yenilerek Ahıska, Ardahan, Göle ve bütün Çoruk boyları fethedildi.

      Ancak, Alparslan’ın ölümünden sonra Bizans’ın yardım ve teşvikıyle toparlanan Apkaz-Gürcistan Kırallığı, Sultan Melikşah’ın büyük başbuğu Danişmendli Emîr Ahmed’in, 24 Haziran 1080 günü yukarı Posof’un Kol Kal’ası altında ağır bozguna uğratılarak Kutayıs çevresinde küçülmüş ve daimî haraç veren küçük bir kırallık durumuna sokulmuştur. Kıralı Kuropalat unvanlı II. Giorgi (1072-1089) gibi, onun oğlu II. Davit (1089-1125) de, 1118 yılına kadar Selçuklulara tâbi ve haraç verici oldu.

      Tafsilâtı, bizim Kars Tarihi’yle rahmetli Osman Turan’ın 1971’de basılan son kitabında anlatılan Son Kıpçak/Kumanların, XII. yüzyıldaki göçleriyle Kür ve Çoruk boylarına yerleşmelerine gelelim:[6]

      “Ak tenli, sarı saçlı, gök gözlü, çok güzel ve sağlam yapılı Kuman/Kıpçakların, Peçenek-Karakalpak- Uz/Tork ve Rus beylik (knezlik)leri ile yapılan 1109, 1111 ve 1116 yıllarındaki üç savaşta yenilmeleri, onlara Ten/Don ırmağı boylarındaki yurtlarını kaybettirmiş; Kuban ve Terek boylarına göçerek, sıkışıklığa düşmelerine yol açmıştır.

      Diğer taraftan Fırat’ın batısına hâkim Türkiye Selçukluları, 1096’da başlayan Haçlı Seferi ve Bizans’ın canlanması yüzünden ilk merkezi İznik’i elden çıkarıp, Konya’yı son payitaht edinerek, mücadelesine devam ediyordu. Fırat’ın doğusuna hâkim ve Kutayıs/ Açıkbaş/İmeret’teki Apkaz-Gürcü Kırallığından haraç alan Büyük Selçuklu İmparatorluğu, 1117 yılında Irak (merkezi İsfahan) ve Horasan kollarına ayrılarak bölünmüştü. Ertesi yıl İsfahan’da 13 yaşındayken tahta çıkarılan Sultan Mahmut (1118- 1131), hem istiklâl için uğraşan Bağdat Abbaslı halifesi ile hem de Atabeklerinin gayretiyle İsfahan tahtına geçirilmek istenen kendisinin iki üç kardeşine taraftar olanlarla uğraşmaya mecbur olmuştu. Bu yüzden Aran (Gence) ve Azerbaycan (Tebriz) vilâyetlerindeki kuvvetlerini yanına çağırdığından, bütün Kür ve Aras boylarındaki Selçuklu hâkimiyet ve kudreti zayıflamıştı.

      İşte bu durumu fırsat bilen ve 1096 ve 1098’de Kuman/Kıpçakların doğu kolu hükümdarı Şar-Han oğlu (sarışın anlamında Türkçe bir adla anılan) Atrak’ın kızı Prenses Guran-Dukht ile evli bulunan Kutayıs’taki Abkaz-Gürcü Kıralı II. David’in, çok güvendiği Kıpçakları nasıl özendirerek aileleriyle getirtip, Tiflis başta olmak üzere, Yukarı Kür, Çoruk boylarına yerleşmeleriyle, ülkesini nasıl genişlettiğini, Kartlis Çkhovreba denilen anonim ve resmî Gürcistan tarihinden özetleyelim.[7]

  Son Kıpçak/Kumanların ilk kolunun gelişi (1118)

      “Kıral David(Bagratlı II/1089-1125), bu sırada coşkun isteklerini gerçekleştirebilmek için, büyük sayıda orduya sahip olmadığını gördü. Çünkü onun tebaası, haddinden de aşırı derecede azdı… O, Kafkaslar kuzeyindeki komşu Kıpçak milleti ahalisinin çokluğunu, onların savaştaki cesaretlerini, yürüyüşteki çevikliklerini (atlı seferlerini) çok iyi biliyordu. Onların kendi idaresine (akraba sayılan güveğlerine) tabi olmaya hazır ve (1109-1116 yıllarındaki savaşlarda yenilip, yurtlarını bırakıp göçtüklerinden) yoksulluklarını, yakın komşu olarak yaşayan yerli halk olduklarından başkalarına göre (tarihi rakipleri Oğuz-Türkmen Selçuklular ile savaşarak fetihle yurt edinmek üzere güneye) gelmelerinin daha kolay olacağını kestirmişti. Hem bu kıral, yıllarca önce Kıpçak prenslerinin en soylusu Şaragan oğlu Atrak’ın kızı, güzelliği ile ünlü ve çok mutlu Guran- Dukht ile nikâhlanıp, onu Kartli’nin (Gürcistan’ın) Kıraliçesi yaptı. Bütün bu istekleri için Kıpçakların ve (hükümdarları olan) kaynatasının gelmesini temin etmek üzere güvenilir adamlarını gönderdi. Bu ahali de yapılan teklifleri severek kabul ettiler.”

      1118 yazında, Atrak Han oğulları idaresinde Oset’teki Daryal Geçidi’ni aşarak aileleriyle birlikte göçüp güneye gelen Kıpçakları, çoluk çocuklarıyla boş yerlere yerleştirdiler. Onlar da bu sefer, seçme 40 bin savaşçı (Varyant: Çocuklarıyla birlikte 40 bin ev) getirdiler. Ayrıca, (rakip Peçenek, Karakalpak ve Uz/ Torklardan alınma askerlerden) 5000 seçme köle de, (savaştaki) yorgunlukta yedek olarak bulunuyordu (sonra bunlar güveği II. David’e, hassa askeri olarak verildi ki, hepsi Hristiyanlığa döndürülmüş olup tecrübeli, güvenilir ve cesaretli kişilerdi). Kıpçakların kendileri de yavaş yavaş (Ortodoks) Hristiyanlığı benimsemeye başladılar. Her gün çok sayıda Hristiyanlığa dönenler oluyordu.[8]

      Bundan sonra, yaman savaşçı, Çalka (Çarkacı) ve Çançak (kargı sançan) dedikleri Kıpçaklar sayesinde, 655’ten beri 400 yıldır İslâmlar elinde bulunan Tiflis şehri, iki yıllık güçlü bir kuşatmayla 1122’de ele geçirilince II. David burayı başkent yaptı. 1123’teki bir sefer hazırlığında, yalnız Kıpçaklı askerlerin sayısı, 50 bin olduğu görüldü. Mart 1124’teki seferde, Khıram Çayı ve mayısta Borçalı Çayı boylarındaki kaleler ele geçirildi. Haziranda Çavakhet (Ahılkelek çevresi), Ardahan, Göle ve Tortum’a kadarki Çoruk boyları Saltuklulardan alındı. Pasın ve İspir’e varınca Türkmenler yenildi, Oltu yakıldı; asker terhisle evlerine dönüp fethedilen yeni bölgelere yerleşmeye başladılar. Bu yüzden Kıral II. David’e, “Kurucu(eski düzene getiren)” lâkabı verildi. Ancak, onun, Selçuklu hizmetine çerisiyle giden Şeddadlı Emîri’nin bulunmayışını fırsat bilen Ermenilerin ihaneti ve davetiyle Arpaçayı boyları merkezi Anı’yı (Alparslan’ın fethinden 60 yıl, bir hafta sonra) 23 Ağustos 1124 de savaşsız zapt ederken, muhafazasını “Mask- Aznavurları”na vermesi, Kıpçakların gözünden düşmesine yol açtı. Bu kıralı öldürmek için birkaç defa seçilen fedailer, kılıç, kargı ve ok ile her saldırışlarında, “Tanrı onu korudu” deniyor. Bu yüzden, Ocak 1125’de ölen David’in yerine Tiflis’te tahta geçen oğlu Dimitri (1125-1156), ilk iş olarak, ahalisi (Müslümanları) kaçmış olarak ele geçen bütün Yukarı Kür ve Çoruk boylarını, yeni baştan ahali ile şenlendirirken, Kıpçakların buralara yerleşmesini sağladı.[9]

      Dimitri’nin halefi III. Giorgi çağında(1156-1184) Kıpçaklar, 1177’de çoktan hak ettikleri Başkumandanlığı ele geçirdiler: Ku-Basar Bek (Türkçe, Kur=saf ve Basar=yener/bozar anlamındaki, Rize-Bayburt- Erzurum’daki Kumbasar adlı 40-50 bin kişilik Türk aileleri, bunun sülâlesinden gelmedir), Selçuklu usûlü Amir-Spasalar (Amîr-i Sipahsalar) unvanıyla ülkenin başkumandanı tayin edildi. Oğulsuz olan III. Giorgi’nin kızı Tamara, ancak Başkumandan Kubasar Bek’in 1178’de verdiği söze göre ölen babasının yerine Tiflis’te tahta geçebilmişti (1184-1213). Ancak Maliye Veziri Bezirgânlarbaşı olan Kıpçaklı Kutlug Arslan, zırhlı birlikleri başına toplayıp ileri gelenler/senato heyeti kararlarına göre devletin idaresi gereğini yeni tahta geçen Tamara’ya bildirirken, tevkif edilince, Kıpçakların öfkesi karşısında, derhal serbest bırakılmıştı.[10]

      Selçuklulara bağlı Azerbaycan Atabeki Emir Ebubekir, 1195 ilkbaharında büyük bir orduyla Tiflis üzerine sefere hazırlanıyordu. Bunu duyan Kıraliçe Tamara ve kocası Alan/Oslu David Soslan, kendi askerlerini yetersiz görerek, Dağıstan’daki Kıpçaklar hükümdarının kardeşi (Ortodoks) Sevinç Vsevolod’un büyük bir ordu ile yardıma gelmesini sağladılar. 1195’te gelen bu Kıpçaklı askerler toplanarak, kırlarda çadırlarını kurdular ve 220.000 kişilik çoluk çocuklu kalabalıklarıyla şu dört ırmağın boylarına yerleştiler:

      Tiflis’ten (Şirvan hududundaki Alazan kavşağında) Karaağaç’a kadarki Orta Kür (kesimi), (Tiflis güneyinde Kür’e sağdan karışan) Ktzia (Khıram), Alget ve (Borçalı Çayı’nın öteki adı ile) Kurd-Vaçar. Bu sırada, Atabek Ebubekir’in kardeşi Pahlavan’ın oğlu ve Aran/Gence-Karabağ Emiri Amir Miran kendi kaynatası Şirvan/Şeki hâkimi Aksartan ile birlikte Aran Uluları ile gelerek, bu yeni Kıpçak ordularının çok kalabalık oluşu karşısında, barışa razı olup Kıraliçe Tamara tarafından Tiflis önünde saygı ile karşılandılar. Bu sıradaki resmî geçitte, önce (1118’de) gelenlere Eski Kıpçak, sonra gelenlere (1195’tekilere) Yeni Kıpçak denilerek ayırt edilmeleri gelenek oldu.[11] Bu yüzden, 1593 yılından kalma Osmanlı Tahrîri Gence Vilâyeti Defteri’nde, Kumanluy-i Kadim ve Kumanluy-i Cedîd adlarının kullanıldığı görülür.[12]

      Çıldır-Atabekleri sülâlesini çıkaranlar, 1118 de gelen eski Kıpçaklar kolundan Yukarı Kür ve Çoruk boylarına yerleşmiş olanlardır. Bunların ataları, Kıpçak/Kuman soylularından olup, Ulgar Dağı eteklerinin doğu ve kuzey eteklerinden gelip, Aşağı Posof ’ta birleşen çayların kavşağındaki Çak (Çat) Kal’ası’nda otururlardı. Bu yüzden Gürcü kaynaklarında bunların aile nisbeti, buraya göre, Çake/Cakeli (Çaklı) diye anılmaktadır. Kıraliçe Tamara, iki yıllık inatçı bir kuşatma ve ablukadan sonra açlıktan bunalan Türkmanlardan vire ile 1207’de teslim alınan Kars Kalası’nı, burada çok yararlığı görülen ve “Akhalçikheli (Ahıskalı) diye de tanınan Çakeli İvane’ye, Amiri Atabek unvanıyla birlikte koruma vazifesini vermişti.[13]

      1221’de, bu İvane’nin oğlu ve Zırhlı kolu Kıpçak Başbuğu Korkore’nin büyük oğlu Beka (Türkçe, Böke=evren, ejder), Borçalı Çayı’nın Kür’e karıştığı yerdeki ovada, Çingizli öncü kuvvetleriyle karşılaşan Apkaz-Gürcistan ordusunda yiğitçe dövüşürek ölmüştü. Çingizli Başbuğu Bayçu-Noyan, yerli Hristiyan kuvvetleriyle birlikte bu Kıpçakları da ordusuna alarak, gelip 1243’te Kösedağ Savaşı’nda Selçukluları yenmişti. Çingizlilere hizmette yararlığı görülen Çaklı Korkore’nin küçük oğlu Sargis, Hulagu Han’ın 1262’de Dağıstan’da Terek boyunda Altınordulu Berke Han’la savaşındaki aşırı cesaretinden Ahıska- Ardahan çevreleri serdarı tayin edildiği sırada, 8000 asker çıkaran bir güce sahip olmuştu. Papa (Baba) lâkabıyla da anılan Çaklı Sargis Bek, Hulagu’nun oğlu ve halefi Abaka Han’ın, 1266’da Kür boyunda aynı Berke Han’la yaptığı savaşta, Gürcistan ordusu Başkumandanıydı. Ertesi sene 1267’de kardeşi (Ahmed) Takudar, ağabeyisi Abaka Han’a karşı ayaklanmıştı. Bu sırada Abaka Han, Aras ve Kür boylarında Takudar kuvvetleriyle başarılı savaşlar veren Baba Sargis’e, ataları yurdu Ahıska’nın valiliğini verdi ve onu Sipahsalar ve Cebecibaşı yaptı. İşte bu Baba Sargis ile, Çıldır Atabekleri/Çaklı sülâlesi kurularak, 310 yıl boyunca yaşamıştır.

      Gürcü kaynağında, Çaklı Sargis’in oğlu I. Beka (1285-1308) çağında: (Asıl İber/Kartel/Gürcü hududu üzerindeki, Azgur boğazı da denilen) Taşkapı’dan Karnu Kalak (Erzurum)’a değin yayılan yerleri, Acara, Şavşat, Kalarçet, Tao (Tav-Eli) ülkesinin büyük kesimi (Olur/Tavusker, Şenkaya, Oltu, Narman, Tortum’u), Ardanuç, Göle, iki Ardahan (Ardahan ve Hanak’ı) ve Çıldır Gölü çevresini, ocaklık yurt olarak İlkhanlılardan almıştı, deniyor.[14]

      “Büyük” lâkabını alan I. Beka Bek, 1291 de Keyhatu’nun Batı-Anadolu seferine katılarak Tonguzalo (Denizli) bölgesine varmış; 1295’teki amca çocukları Gazan ile Baydu’nun savaşında, birincisinin emrinde yararlık göstererek, ülkesinin bütünlüğünü korumuştu. 1297’de Gazan Han ordusuyla kendi çerisini de götürerek, Diyarbekir yanında Mısır Kölemenleriyle savaşmış; dönüşünde o yıl Trabzon tahtına geçmesine yardımcı olduğu (kardeşi kızından doğma yeğeni) Komninoslu II. Aleksis’ten (Çoruk ağzından Ardeşen’deki Furtuna Deresi’ne kadarki kıyıda bulunan, Lazluk kesimi) Çanet (Çan-yurdu) bölgesini alıp, kendi ülkesine katmış, kızını da onunla evlendirmişti. I. Beka da, Trabzon Tekfurluğu da, yıllık haracını Tebriz’de İlhanlılara ödemekteydi.[15]

      Çoruk solunda Balkar Dağlarında yaylayıp, bunların batısındaki Karadeniz’e karışan sular boyunda kışlayan (çoğu Oğuz-Çepni boyundan) Trabzon’daki Turkomanların başbuğu Azat Musa, 1301 yazında 60 000 kişilik kuvvetiyle doğuya-Kıpçaklı Beyliği topraklarına akın etmişti. Tao (Tav Eli) bölgesinde (bir adaşı Tuna ağzı güneyindeki Dobruca’da bir göl ile çevresinde Tortoman (Tortum) kalesi altındaki savaşta, (Olur/Tavusker’deki Kıpçak beylerinden) Panaskertli Taka idaresindeki kuvvetleri yendikten sonra, (Göle- Ardahan yoluyla ilerleyip, Çıldır Gölü kuzeyindeki Kurtkale kesiminde (şimdiki adı Övündü olan Vaşlop) Vaşlovan’dan aşarak Ahılkelek’e kadar uzayan Nigal deresiyle Mudzgul’u vurup yağmalattıktan sonra, kışlaklarına döndü. Azat Musa, ertesi 1302 yazında yine akına gelince, onun 30.000 kişilik kuvvetini, Çaklı (I.) Beka’nın 12.000 ve müttefiki Kartel (Tiflis) ile Somket (Borçalı) bölgesinden gelen 10.500 kişilik (Ortodoks-Hristiyan) kuvvetler ortaklaşa karşılayıp savaşarak, geri döndürüp, Barkal Dağları eteğinde yendiler. Bu sırada Beka Beğ’in yiğit oğlu II. Sargis, kuşatmakta olduğu İspir’i alınca, babasının koluyla birleşip Bayburt’u da zapt ile yağmalayıp, büyük ganimetlerle geri döndüler. İlhanlı Kazan (Gazan) Han, Kars bölgesini de, Beka Beg’e verdi. Böylece Atabekliğin hudutları son genişliğine ulaşmıştı.[16]

Devamı Var

[1] Z. Velidî Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş, İstanbul 1970, s.258.
[2] Akdes Nimet Kurat, İdil Boyu ve Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Ankara 1972, s. 84.
[3] Merhum Hocamız tarafından yapılan bu tespitin ne kadar doğru olduğu günümüz Türkiye’sinde de görülmektedir. Türkiye’ye gelen Gürcü devlet adamlarının, Acara muhacirlerine vatandaşlık da vererek onların bir diaspora olduğunu ifade etmeleri, onların tarihî emelleri hakkında açık fikir vermektedir.
(Bizim Ahıska)
[4] Bu konuda bakınız: M. Fahrettin Kırzıoğlu, Selçuklulardan Önce Armenya/Yukarı Eller’e Hâkim Olanlar, Türk Tarihinde Ermeniler Sempozyumu-Tebliğler, İzmir 1983; Dede Korkut Oğuznamelerinin Tarih Belgesi Bakımından Değeri, TTK Belleten’i, S. 198, Ankara 1987.
[5] David M. Lang, Ancient Peoples and Place The Georgian, New York 1966, s. 84-85, Fig. 18.
[6] Kırzıoğlu M. Fahrettin, Kars Tarihi, İstanbul 1953, s.376-384; Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul 1971, s. 164-166, 252-253.
[7] M. Brosset (Gürcüce aslından tercüme), Histoire de la Georgie, I. Partie, S.-Petersbourg 1849.
[8] M. Brosset, H. Georgie-I, 360-363.
[9] Ayni eser, s. 367-368.
[10] Ayni eser, 368-370, 379, 381, 402, 406-408.
[11] Ayni eser, s. 437-438, 442.
[12] Kırzıoğlu M. Fahrettin, 1593-Osmanlı Vilâyet Tahrir Defterinde Anılan Gence-Karabağ Sancakları Ulus ve Oymakları, AÜ Araştırma Dergisi, S. 10, Ankara 1979.
[13] Brosset, ayni eser, s. 456.
[14] Ayni eser, s. 487, 493, 557-558, 565-568, 575-583; yine onun tercümesi: Histoire du Samtskhe ou Saatabago et du Clardjetie, S. Petersburg, s. 205-206.
[15] Ayni eser, s. 620-625.
[16] Ayni eser, s. 620-630.
Bugüne kadar 11915 ziyaretçi (28990 klik) ile buradaydı!
© Plekke - Professional Webdesign
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=